Şiir Şerhleri

Kızıl Bir Rüyanın Eşiğinde: Akşam ve Kelimelerin Ruhu

Yorgun gözümün halkalarında
Güller gibi fecr oldu nümayan,
Güller gibi… sonsuz, iri güller
Güller ki kamıştan daha nâlan;
Gün doğdu yazık arkalarında!

Rüyanın aksine hayat, sürdürülürdür değil mi? Kolundan tutar bir oraya bir buraya itersiniz. Çalışırsınız bir kere, izlemezsiniz. İşine en çok odaklanan, en dikkatli, en hızlı, en uyanık olan kişi hayatı ellerinde tutar. Durup bir şey sergilemeden öylece izlerseniz “Bön bön bakmaya mı geldin?” diye sorarlar adama.

Rüya ise görülür. Sürdürülen hayatın aksine o âlemde etmek ve eylemek yoktur; yalnızca izlersiniz. Orada izlemek ve maruz kalmak vardır. Arzu ve istek olmasına rağmen rüyada irade yoktur. İrade, “işe karışmak” manasını taşıdığından; her zerresi başka bir cevherden olma, hususi bir oluş belirten rüya âleminde ona yer yoktur.

Sanki semavat ile arzı meçhul bir zamansızlıkta sıkıp peteklerini elerler de geriye, ağzınıza uykunuzda bir kaşık verilmek üzere kavanozlanan sihirli bir bal kalır. İşte rüya budur. Rüya gördüğümüz gecelerin sabahları kalkınca, hoş bir suretin güzelliğini bir türlü anlaşılabilecek biçimde anlatamayışımızın; içimizde kenetlenip kalan o esrarlı anılardan bahsettikçe onları basitleştirip kirlettiğimizi düşünmemizin sebebi hep bu bir kaşık balın lezzetinin, sürdürülen değil kapılıp gidilen hayata ait olmasıdır.

Âtıl ruhlar rüyalarının peşinden gidemez. Bazı ruhlar ise gözleri açık olsa dahi rüya görmeyi becerir. Bu şiirin geçtiği çayırda oturan şair işte tam böyle bir anı tecrübe ediyor.

Oturduğu tepede karanlığın, gecenin lezzetine varıyor; içini belirsiz suretlerde kaplayan bir hüznün acısını dinliyor. Sağ eli ise sevgili kokan bir gülün üstünde. Yalnız sapını parmaklarıyla hissediyor. Derken serin rüzgârlar arasında meçhulü hudutsuzca içine doldurmanın verdiği soğuk hazzı, o muhterem karanlığı bir şey bölüyor: Âşığın kalbi gibi kanayan sağ elin altındaki soluk gül. Sevgilinin içine girip saklandığı bu gül; kırmızı bir ruh, bir anlam, sevgiliye dair hasret dolu bir his bulutu gibi ufku sarıyor. Karanlık ve kırmızı birleşince şairi yakan, ressamı büyüleyen o resim çıkıyor ortaya: Sonsuz olan, güllerle dolu, nâlan yani sevgilinin ismiyle feryat eden büyük bir gece tablosu…

İnsan bu tabloya bakarken sarhoş olmaz da ne olur? Karanlık ve gece siyahı; laciverti, soğuğu, rüzgârı ve sonsuzluğu; kırmızı ise kanayan bir yarayı, heyecanla ele tutuşturulan gülü, tutkuyu, kapılıp gitmenin ve müptelası olmanın coşkunluğunu hissettiriyor.

Altın kulelerden yine kuşlar
Tekrarını ömrün eder ilân.
Kuşlar mıdır onlar ki her akşam
Âlemlerimizden sefer eyler?

Sonra güneş gelip çekidüzen veriyor ortalığa. Eğlenceyi günün doğması mahvediyor. Aynı Yahya Kemal’in anlattığı gibi bir manzara oluşuyor:

Dünyayı unutmuş bulunurken o sularda Zalim saat ihmal edilen vakti çalar da Bir an uyanırlarsa leziz uykularından Baştan başa her yer kesilir kapkara zindan

Zulmetmek aslında bir şeye yazık etmek, hakkını yemek demektir. Gün doğunca tablodaki figürler çırılçıplak saklanacak bir çalı, bir taş arkası aramaya başlıyorlar. Gün doğumu yazık ediyor bu güzelliğe; gece de kırmızıya ihanet etmiş oluyor yok olup giderek.

Sabah vakti her yer hoş bir kızıllığa bürünüyor. Kuşlar her sabah olduğu gibi güzel güzel şakıyor. Öyle sanır melali anlamayanlar… Ama ne çirkin geliyor kulağa bu ötüşmeler aslında; ne yersiz bir sevinç ve ümit var bu cıvıltılarda. Bu gözü alan ışık niçin bu kadar kibirlidir acaba?

Şiirin ilk kısmı bu görkemli ve hüzünlü düş gecesini gerçeğin içinden süzer gibi. Gün doğumunu anlatan ikinci kısım ise gerçeği anlatmak uğruna rüyadan taviz veriyor. İkinci kısım rüyanın büyüsü çözülürken ortaya çıkan, rüyanın karanlık ve âşıkane hüznüne olan özlemi daha aklı başında bir dille ifade ederken üçüncü kısım geliyor ve rüyayı tüm gücüyle, en saf bir biçimde geri çağırıyor.

Tüm bir tablo, tabloda anlatılan o hüzünlü gece “akşam” kelimesine işlenmiş. Akşam kelimesine karanlığın ve kırmızının, güllerin ve sevgilinin ruhu üflenip hızla kapağı kapatılmış. Akşam, şiirin satırlarında yeni icat edilmiş bir kelime tazeliğinde duruyor. “k” harfiyle iniş ve tutukluk, “ş” ile üfleyiş ve serpiş duyuluyor. Hele o “şâm” derkenki uzatma, içindeki ruhun dayanamayıp kelimenin oracığından fışkırdığını gösteriyor.

“Gökyüzü tılsımlı bir yay gibi ve ben sessiz sakin, bunları izleyen bir kamış olmak arzusundayım.” diyor şairin ruhu:

Akşam, yine akşam, yine akşam
Bir sırma kemerdir suya baksam;
Üstümde sema kavs-i mutalsam!
Akşam, yine akşam, yine akşam
Göllerde bu dem bir kamış olsam!

İşte bu şiirin bana anlattıkları!

Anasayfa » Son Eklenenler » Kızıl Bir Rüyanın Eşiğinde: Akşam ve Kelimelerin Ruhu

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir