Hakiki KahramanlarTarih

Bir Babanın Duası: Saîd bin Zeyd

Karanlığın Ortasında Bir Muvahhit

Mekke sokakları karanlığa gömülmüş, kalpler taşlaşmış, putlar zihinleri esir almıştı. Ancak bu esarete boyun eğmeyen, o zifiri karanlığın ortasında tek başına bir meşale gibi parıldayan bir muvahhid vardı: Zeyd bin Amr. Taşların ilahlaştırıldığı bir çağda tek başına bir ümmet gibi direnen bu baba, ömrünün son demlerinde aradığı o büyük güneşe, son peygambere kavuşamayacağını anlamıştı. Giderken oğluna ne bir mal bıraktı ne de bir asalet unvanı… Dudaklarından dökülen son arzu, semayı delen bir dua oldu: “Allah’ım! Beni mahrum ettin ama oğlum Saîd’i mahrum etme!”

Duanın Kabulü ve Saîd’in Teslimiyeti

Ve duası kabul oldu. Nitekim oğlu Saîd, İslam’ı kabul eden ilk 15 sahabeden biri oldu. Olay şöyle gerçekleşti:

Efendimiz (s.a.v.) risalet kaftanını henüz giymişti ve sadece yakın çevresini İslam’a davet ediyordu. O sırada Hz. Ebû Bekir de boş durmuyor, bu ağır yükü omuzlayabilecek sadık neferler arıyordu. Tereddütsüz bir şekilde gittiği ilk kişilerden biri de Tevhit sevdalısı dostunun oğlu Saîd idi.

Saîd bu teklifi duyduğunda hıçkırıklara boğuldu; gözyaşları sel olup akarken titreyen dilinden şu kelimeler döküldü: “Ey Ebû Bekir! Vallahi… Vallahi sanki bu teklifi bana sen değil de babam yapıyormuş gibi hissediyorum, senin suretinde onu görüyorum. Onun bu hayatta tek istediği, Allah’ın son elçisini görüp ona iman etmekti.”

Sonra Hz. Ebû Bekir ile birlikte hemen Resûlullah’ın (s.a.v.) huzuruna çıkarak Kelime-i Şehadet getirdi ve Müslüman oldu. Böylece babasının duası ilk meyvesini vermiş oldu.

Barut Fıçısı Üzerinde Kurulan Kutlu Yuva

Hz. Saîd, Müslüman olduktan birkaç sene sonra hanım sahabelerden olan Hz. Ömer’in kız kardeşi Fatıma binti Hattab ile evlenmişti. Efendimiz (s.a.v.) bu yuvaya ihtimam gösteriyor, onlara nazil olan ayetleri öğretmesi için Habbâb bin Eret’i görevlendiriyordu. Lakin bu kutlu hane, âdeta bir barut fıçısının üzerinde kuruluydu. Zira Fatıma’nın ağabeyi Ömer, İslam’a karşı amansız bir kin ve sarsılmaz bir taassup besliyordu. Kardeşinin ve eniştesinin atalar dinini terk ettiğini bir duysa, Mekke’yi onlara dar eder, o yuvayı başlarına yıkardı.

Bu dehşetli korkunun gölgesinde, Tevhit sancağını tam altı yıl boyunca yüreklerinde gizleyerek sabırla direndiler.

Dârü’n-Nedve’nin Kararı ve Ömer’in Öfkesi

Nübüvvetin 6. yılına gelindiğinde müşrikler, risalet davasını her ne olursa olsun, bütün işkence ve tehditlere rağmen idame ettiren Hz. Peygamber’den kurtulmak istiyorlardı. Dârü’n-Nedve’de toplandılar…

Ve karar çıkmıştı: “Muhammed’i öldürelim!” Evet, karar çıkmıştı. Peki bu zorlu görevi kim üstlenecekti? “Kim?” sorusu sorulduğunda o günlerde 33 yaşında olup Müslümanlara karşı ayrı bir kin beslemesinin yanında kanı deli akan Ömer atıldı: “Ben öldüreceğim!” dedi ve ardından meclisten ayrıldı, kılıcını kuşandı. Yolda öyle heybetli ve sinirli yürüyordu ki görenler bakmaya, bakanlar ne olduğunu sormaya cesaret edemiyordu. O günlerde daha yeni Müslüman olmuş ve Ömer’in korkusundan Müslüman olduğunu gizleyen Ömer’in amcasının oğlu Nuaym b. Abdullah, tüm cesaretini toplayarak “Ey Ömer! Ne bu hâl, nereye gidiyorsun?” dedi. Ömer, Efendimiz’in adını dahi anmaya tahammül edemeden, “O adama gidiyorum. Dinimize dil uzatan, atalarımızın dinini terk eden, bizler arasına ikilik sokan o adamı öldürmeye gidiyorum.”

Tarihin Seyrini Değiştiren Yüzleşme

Nuaym bu öfkenin nelere yol açabileceğini tahayyül etmiş, dehşete kapılmıştı. Efendimiz’e (s.a.v.) yönelecek bu hamleyi ne pahasına olursa olsun durdurmalı, Ömer’i oyalamalıydı. Bir an bile tereddüt etmeden, kendi canını da tehlikeye atarak tarihin seyrini değiştirecek o hamleyi yaptı:

“Ey Ömer! Vallahi kendini aldatıyorsun!” dedi sesini dikleştirerek, “Sen Muhammed’i öldürünce Abdülmuttalipoğulları ve Zühreoğullarının seni yeryüzünde rahat bırakacağını mı sanıyorsun? Sen önce kendi ailene, kendi evine bak!” Ömer, Nuaym’ın karşısında bir heykel gibi donakaldı. Çatılan kaşlarının altındaki gözlerinden, Mekke çöllerinin en hırçın fırtınası esiyordu. Öfkeyle elini kılıcının kabzasına götürürken, “Ne demek kendi evim? Kimden bahsediyorsun?” diye kükredi; sesi dağlarda yankılanan bir gök gürültüsü gibiydi.

Nuaym yutkundu ama geri adım atmadı. Bu kez sesini alçattı ve her kelimesini Ömer’in yüzüne çarpan bir tokatmışçasına fısıldadı: “Enişten Saîd ve kız kardeşin Fatıma da Müslüman olmuş.”

Ömer bu sesi duyunca içinde bir volkan patladı. Gözü hiçbir şeyi görmez olmuştu; o hışımla doğruca Saîd’in evine yöneldi.

Tâhâ Suresi ve Öfkenin Hidayete Dönüşmesi

O sırada her şeyden habersiz olan Saîd ve Fatıma, evlerinde Hz. Habbâb’ın o latif sesinden Tâhâ Suresi’ni dinlemekteydiler. Ömer öfke ile eve yaklaştı ve sesi bir müddet dinledi. Artık öfkesinden yerinde duramıyor, âdeta kin kusuyordu. Bu hâlde kapıya var gücüyle vurdu. Evdekiler neye uğradıklarını şaşırdılar. Hz. Habbâb hemen perdenin arkasında saklandı. Hz. Fatıma ise kemik yahut deri parçalarının üzerine yazılmış Kur’an’ı sakladı. Hz. Saîd, kapının ardındaki bu öfkenin kendi sonu olabileceğini biliyordu. Yine de babası Zeyd’den ona kalan o sarsılmaz Tevhit mirasıyla doğruldu; korkuya teslim olmadan babasının izini sürdüğü tek ve bir olan Allah’a sığınmanın verdiği mutlak emniyetle açtı kapıyı.

Ömer içeri girdiği gibi saldırdı eniştesi Saîd’e. Fakat Saîd, babası Zeyd’den miras kalan o sarsılmaz Tevhit inancıyla Ömer’in karşısında dimdik duruyor, âdeta babasının yıllar önce onun için yaptığı o duanın zırhına bürünüyordu. Hz. Fatıma kocasını ağabeyinin elinden kurtarmak için araya girmeye çalıştı ancak Ömer o anki öfkeyle bir tokat da kardeşine attı. Hz. Fatıma yere düşmüş, yüzü kanlar içinde kalmıştı. Hz. Fatıma’nın dilinden şu kelimeler dökülüyordu: “Evet, ben de kocam da Müslümanız, artık ne yapacaksan yap!”

Kardeşini o hâlde gören Ömer’in merhamet damarı kabarmış, öfkesi dinmişti. Usulca yanaştı kardeşine ve sakince, “Biraz önce okuduklarınız neydi?” diye sordu. Fatıma, “Senin onlara zarar vermenden korkuyorum.” dedi.

Ömer, “Hayır, hiçbir zarar vermeyeceğim, sadece okuyacağım.” dedikten sonra Fatıma, deri ya da kemik parçalarına yazılmış ayetleri ağabeyine verdi. Ağabeyi Ömer bu ayetleri okuyor, okurken kendinden geçiyor, âdeta mest oluyordu. “Bu ne müthiş kelam, bu ne güzel belagat!” diyordu. Bu sözleri işiten Hz. Habbâb saklandığı yerden çıktı ve “Ey Ömer! Vallahi ben dün Allah Resulü’nün sana dua ettiğini, ‘Yâ Rabbi, İslam’ı iki Ömer’den biri ile güçlendir!’ dediğini duydum.” dedi. Ömer daha da heyecanlandı ve “Nerede O? Bana yerini söyler misiniz?” dedi. İlk başta tereddüt etseler de söylediler: “Efendimiz, Safa Tepesi’nde Erkam b. Ebi’l-Erkam’ın evinde.” dediler.

Dârü’l-Erkam’da Hidayet ve Koskoca Bir Ömer’in Fethi

Ömer toparlandı ve hiç zaman kaybetmeden yola koyuldu. Öldürmek için çıktığı bu yolda dirilmeye doğru ilerliyordu. Ve en sonunda Efendimiz’in huzuruna çıktı ve Müslüman oldu.

Dârü’n-Nedve’nin karanlık duvarları arasında dehşetli bir öfkeyle başlayan bu muazzam hidayet yolculuğu; o kutlu yuvanın eşiğinde mukaddes ayetlerle sarsılan Ömer’in, nihayetinde Dârü’l-Erkam’da Efendimiz’in (s.a.v.) dizinin dibinde İslam’la şereflenmesiyle taçlandı.

Mekke sokaklarında tek başına direnen o babanın, Zeyd bin Amr’ın can verirken yaptığı dua, oğlu Saîd’i İslam’ın ilk neferlerinden biri yapmakla kalmamış; babasının hasret kaldığı o hidayet nuru, oğlunun evinden geçip koskoca bir Ömer’i fethederek tarihin seyrini sonsuza dek değiştirmişti.

Zeyd bin Amr’ın duası öyle bir kabul olunmuştu ki, oğlu Saîd vesilesiyle İslam, en büyük kılıçlarından birini, Ömer’i kazanmıştı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir