Nebiler köşesi

Yeni Halife Hz. Şît [aleyhisselâm]

Etraf pek sessiz, sakindi. Daha işin başında, insanoğlunun cennetten çıkarılmasının üzerinden fazla bir zaman geçmeden yaşanan kardeşlik günahı, yeryüzüne yeterince ağır gelmişti. Şeytan böylelikle ikinci bir darbe daha indirmişti insanoğlunun tertemiz bedenine. Hz. Âdem [aleyhisselâm], yaşananlardan dolayı adeta duygu karmaşası içindeydi. Hem biricik oğlunu kaybetmesinden dolayı yaşadığı üzüntü, hem bunu işleyenin de kendi oğlu olmasından dolayı duyduğu şaşkınlık ve kızgınlık, hem de bu yaşananlardan dolayı Rabbine karşı hissettiği derin mahcubiyet…

Belki de bu olaylardan sonra Allah Teâlâ, Hz. Âdem’i [aleyhisselâm] rahatlatmak ve insanoğlunun yeryüzündeki hilâfetinin devam etmesi gibi hikmetlerden dolayı ona bir ihsanda bulundu. Ona, çok sevdiği oğlu Hâbil’in yerine bir erkek evlat nasip etti. İsmi ise “Allah’ın hediyesi” manasına gelen “Şît/Şîs” [aleyhisselâm] idi.

Münevver Simâlar
Şît [aleyhisselâm], Hâbil ve Kâbil’den sonra dünyaya geldi. Rivayetlere göre içlerinde Hz. Âdem’e [aleyhisselâm] en çok benzeyen oydu. Hz. Âdem’den Hz. Havvâ’ya intikal eden nûr, hepsinin arasında sadece Hz. Şît’e geçmişti. Hz. Âdem, bu nûrun onun alnına yerleşmesinden, kendisinden sonraki halifenin Hz. Şît olduğunu fark etti. Zira bu “nübüvvet nuru” idi.

Sevdalandığı gülü arayan bir bülbül misali, nesilden nesile intikal edip En Sevgili’ye [sallallahu aleyhi ve sellem] ulaşmayı hasretle bekliyordu. Karar kıldığı alın, şerefli bir vazifeye ve emanete hazırlanacaktı.

Hilâfet vazifesine hazırlamak adına ona, canlıların ibadet şekilleri gibi türlü bilgiler ve tufan hadisesi gibi birtakım olaylardan haber verdi. Vefatından önce ise onu, yeryüzünde tebliğ görevini sürdürecek halife olarak tayin ettiğini bildirdi. Bu vazifeyi takva ile yürütmesi gerektiğini nasihat etti. Artık Kabiloğulları türlü günahlara düştüğünden, onlarla herhangi bir evlilik bağı kurmamasını da vasiyet etti. Ayrıca bu vasiyeti Kabiloğullarından saklamasını da tembihledi.

Suhuflar
Suhuf indirilen peygamberler dört tanedir. Onlardan biri de Hz. Şît [aleyhisselâm]’dır. Babası Hz. Âdem’in ona öğrettiği gibi Allah Teâlâ da ona belli malumatlar verdi. Hz. Âdem’e [aleyhisselâm] gönderilen yirmi bir sahife ve Hz. Şît’e gönderilen yirmi dokuz sahife… Bunların bütünü elli sahifedir.

Rivayetlere göre bu sahifelerde Allah Teâlâ, ona tebliğ, emr-i bi’l-ma‘rûf ve nehy-i ani’l-münker görevlerini yüklemiştir.

Günahlardan Hicret
Hz. Âdem’in [aleyhisselâm] vefatından sonra Şît [aleyhisselâm] ve oğulları bir dağın tepesine çekildi. Kabiloğulları ise dağın aşağısındaki ovaya yerleşti. Şît [aleyhisselâm] ve oğulları, onların günahlarından Rabbine [celle celâlühû] sığınmış, adeta inzivaya çekilmişti.

Hz. Şît [aleyhisselâm], babasının ona vasiyet ettiği gibi Yüce Allah’a güzel bir kul olmak için uğraştı ve oğullarına da bunu öğütledi. En çok üzerinde durduğu husus ise dağın aşağısına inmemeleri ve bulundukları ortamı bozmamalarıydı. Çünkü şeytanın insanı kandırmak için kolladığı en uygun vakit, dünyanın güzellikleri ve lezzetleriyle karşılaştığı vakittir. Bundan sonrası onun için çocuk oyuncağıdır.

Yoksa herkes camilerde, kutsal mekânlarda dindar kesilir. Önemli olan, insanın günah işlenen yerlerde sergilediği tavır ve o ortamdan etkilenmemesidir. Zira Hâtemü’l-Enbiyâ Hz. Peygamber [sallallahu aleyhi ve sellem]’in buyurduğu gibi, cennet nefsin hoşlanmadığı şeylerle; cehennem ise nefsin hoşuna giden şeylerle çevrelenmiştir.


Pak Nesil
Hz. Şît [aleyhisselâm], “babasının oğlu”; Rabbine [celle celâlühû] ise en yüce şeref olan “kul” oldu. Böylelikle Allah Teâlâ onun soyuna bereket verdi. Ebü’l-Beşer Hz. Nûh [aleyhisselâm], onun soyundan sekizinci kuşakta geliyordu. Yaşanacak tufan hadisesinden sonra ise insanlık yalnızca Hz. Nûh’un [aleyhisselâm] soyuyla devam edecekti.

Kendisinden sonra gelecek olan Hz. İdrîs [aleyhisselâm] ile devam eden ve oradan Hz. Nûh’a [aleyhisselâm] uzanan bir peygamberlik silsilesi… Böylelikle rivayete göre insanoğlunun dünyada yayılışında soy direği oldu.

Hz. Şît’ten [aleyhisselâm] sonra bu kutlu vazife oğlu Enûş’a geçti. O da babasının ve dedesinin vasiyetlerine riayet ederek insanları doğru yola sevk etti. Sonrasında bu nur Kaynân’a intikal etti. Ardından Mehlâil, sonra Yered geldi. Hepsi, babalarının öğütleri doğrultusunda yaşadı ve insanları irşat etti.

Bir an olsun gevşemeden, kararlı bir mücadele sürdürdüler. Büyük ve doğru insanlar, büyük ve doğru atalarının sözlerini dinlemiş; tavsiyelerini ihmal etmemiş ve tecrübelerini dikkate almıştır.

Peki biz (doğru olduğu müddetçe), atalarımıza ne kadar saygılıyız ve kültürümüze ne kadar bağlıyız?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir